Tüy gibi hafifim” derken haklısın belki,

Yazan: admin on Aralık 31st, 2009

Hürriyet’te 20 yıl süren Ertuğrul Özkök dönemi kapandı. Gazeteler

“It was a good life” diyerek veda ederken bize,

Renkli Türkçe gözyaşlarımızla kalakaldık öylece.

Belki dediğin gibi rahatladın gerçekten,

“Tüy gibi hafifim” derken haklısın belki,

Zaten hep hafiftin desek de faydasız artık.

Gitme dur, n’olursun!

Öksüz bırakma “sitcom” gazeteciliğini,

Sap gibi ortada kalmasın Ahmet Hakan kardeşim.

Haydi git yalan söyledim,

Senin halin hiç uymaz o şarkıya,

“Yıllar sonra dün gece ilk kez 7 saat uyku uyudum” demişsin madem,

Haydi git.

Git ama unutma,

Sen uyursan, Tufan Türenç uyursa,

Özdemir İnce’ler uyursa,

Nasıl uyanık kalacak bu millet!

Özkök’ün gidişinin anlattığı nedir?

Yazan: admin on Aralık 31st, 2009

Özkök’ün görevinden alınması, önemli bir olaydır. Bu bir görev değişikliği değildir, Türkiye’nin basın tarihinde bir kilometre taşıdır.

Burada, Ertuğrul Özkök ismiyle, meseleyi şahsîleştirmek yanlış olur. Ertuğrul Özkök, bir sembol, basında bir karakter, zihniyet, duruş figürüdür.

Geniş açıdan bakalım. Asker ve medya, yöneticileri itibarıyla, bize bu milletin çilesini anlatıyor. 150 yıldır ters esen bir rüzgâr, yönetici koltuklarındaki evlatlarımızı bizim karşımıza dikti. Onlar, bizi biz yapan değerleri önce küçümsediler, sonra horladılar ve aşağıladılar. Öylesine savruldular ki, din ve dinle ilgili her değere karşı çıktılar. Bunu yaparken, Batı’yı kutsadılar. Batılı değerleri, tartışmasız kabul ve taklit ettiler. Bu, ideolojik saplantıdan da öte bir şeydi. Bir zihniyet inşa ettiler. Tabular diktiler. Ve milletin karşısına dikildiler.

Kurdukları sistemle millet iradesi, ipotek altına alınacaktı. Gücü elinde bulunduran askerdi. “Demokrasi” denilecek, ama bir askerî vesayet rejimi kurulacaktı. Basın, sonra radyo ve televizyonların yaygınlaşmasıyla medya, en büyük silahtı. Hakikati, ancak medya perdeleyebilirdi. Kamuoyunu o yanıltabilir, yönlendirebilir, etkileyebilirdi. Onun için bütün askerî darbelerde, derin devlet operasyonlarında basın kullanıldı. Bu oyunda en büyük rol Hürriyet Gazetesi’nindi. Yani bu ülkede “derin devlet” varsa, onun “derin gazete”si de Hürriyet’tir. Arşivlerden binlerce örnek bulabilirim. Yüzlerce değil bakınız binlerce… Meclis’te AK Parti ve MHP’nin başörtüsüyle ilgili kararı için, bu Hürriyet, “411 el kaosa kalktı” diye manşet attı. Ahmet Kaya bir salonda linç edilirken, bu Hürriyet’in ertesi günkü manşeti “Vay Şerefsiz” olmuştu… Bu gazetenin yazarları sırf AK Parti’ye oy verdikleri için milyonlarca seçmene “bidon kafalı”, ” göbeğini kaşıyan adam” diye hakaret edebildiler. Bu gazetenin başyazarı, 28 Şubat sürecinde, kırk yıllık arkadaşlarını, yalanlarla hazırlanmış bir andıcı gerekçe göstererek, “içimizdeki hainleri tanıyalım” diye hedef göstermişti. Ama en önemlisi bunların hepsine göz yuman, genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’tü…

Özkök’ün ayrılışının, basın tarihinde, bir dönemin sonunu anlatması bakımından anlamı var. Veda eden Özkök değildir. Rejimin basını sahneden iniyor. Çünkü inmek zorundaydı.

Neden mi?

mesleğin içinde öldü.

Yazan: admin on Aralık 31st, 2009

KADERİN bana oyunu” şöyleydi.
Bu mesleğin içine doğdum; babam ve halam ve dedem de öyle doğmuştu.
Bu mesleğin içine doğduktan kısa süre sonra, babam bu mesleğin içinde öldü.
Babası gibi.
Karnım ilk bu meslekle doydu.
Belki karnım ilk kez; babam ölüp beş kuruş maaş bağlanamadığı günlerde, Bağlarbaşı’nda Rum ev sahibimizin evinde, yine bu meslekte aç kaldı.
SSK Samatya Hastanesi’nde ölüme yatmış babamın, eniştemin eline tutuşturduğu el yazması vasiyette, onca meslek sevgisine rağmen, o günlerdeki vefasızlıklar hastalıktan beter vurmuş olmalı ki, “Gazeteci olmasın” yazıyordu. Üç gün daha yaşasaydı, az ayağa kalksaydı, hem beni İtalya milli
maçına götürecekti, hem belki o satırları silecekti.
Ben sonra da, ilk, orta, lise, üniversite… bu meslekle büyüdüm. Çok iyi gazetecilere, çok iyi yazarlara, çok iyi insanlara komşu dedim, abi dedim, amca dedim, teyze dedim, kardeş dedim.
Büyüdüm ya, tam askeri darbe ertesi, elimde diploma, kursağımda akademik kariyer, geçmişimde sendika filan… bu meslekte terledim, koşturdum, durdum, yoruldum, mutlu oldum, hüzün duydum, ayakta kaldım, iyilik buldum, kötülük gördüm, öğrendim, unuttum, yanlış yaptım, doğru yaptım, bilendim, yaşlandım.
“İyi bir gazete” hazırlayabildiğim, şöhretsiz bir mutfakta iyi bir sayfa, doğru bir manşet, harika bir fotoğraf, mağdur insanlara dair bir ses çıkmasına ama küçük, ama büyük katkı yapabildiğim her an, beni “iyi bir köşe” yazmaktan daha mutlu etti.
O yüzden, gazete mutfağının pek bilinmeyen gazetecilerini, hakiki haber peşindeki muhabirleri, yazıdan, köşeden hep daha önemli buldum.
O yüzden, bir gazete veya haber yayını için asli olanın, onların meslek sevgisi, onların nitelikli emeği, onların fazla mesaisi, onların katma değeri, onların
namusu, onların vicdanı olduğunu hep kabul ettim.
O yüzden, hâlâ içimi en çok acıtan, (tabii kimsenin canını yakmamışsa) bir yazıda yaptığım yanlış, kötü yazılar, hatalı bakış açılarım değildi… İçimi hâlâ, en çok, mutfakta çalışırken, bir haber değerlendirirken, yazı işlerinde bir fotoğraf koyarken, genel yayın yönetmeni iken yaptığım yanlışlar, kırdığım insanlar acıtır.
O yüzden, o vicdan hâlâ kovalar…
Onca rahatlığına rağmen!


Sohbet Et Sohbet Et Mynet Sohbet