Yazan: admin on Haziran 30th, 2010
Fakültesi Tarih Bölümü mezunu olan İliksiz, yaptığı yazılı açıklamada, Profil Yayınlarınca yayımlanan ”Konstantin’in Sırrı” adlı eserinde, tarihin bilinmeyen sayfalarına dair ilginç iddialara yer verdiğini belirtti.
Tarihte göz ardı edilen belgelerin varlığına dikkati çeken İliksiz, İstanbul’un kuruluşu ile ilgili efsanelerle başladığı eserinde, Hristiyanlığı resmi din kabul etmiş ilk imparatorluğun İstanbul’da kurulduğuna dikkati çekti.
Doğu Roma İmparatorluğu’nun kurucusu ”Büyük Konstantin” diye de bilinen 1. Konstantin’in, inanan bir Hristiyan olduğunu savunan yazar, onun Pagan olarak öldüğü ya da son nefesinde vaftiz edildiği rivayetlerini, inancını herkesten gizlemesine yordu.
İliksiz, ”İmparator, tek tanrı inancını açıkladığı takdirde, hayallerini gerçekleştiremeyeceğinden korkuyordu. O yüzden inandığını son ana kadar saklamış olabilir ama ortaya koyduğu devletin resmi din kimliği ve Hz. İsa’nın havarilerinin mezarını İstanbul’da toplama girişimi, onun inançsız olmadığının göstergeleridir” ifadelerini kullandı.
Yapılan tarihi araştırmalarda ulaşılan bazı bilgilere göre, Hz. İsa’nın havarilerinden bazılarının mezarlarının İstanbul’a taşındığına inanıldığını belirten İliksiz’e göre, İstanbul’un Kudüs’ten sonra en önemli dini merkez kabul edilmesini sağlamak için ilk Doğu Roma imparatorları büyük çaba sarf etti. Bu nedenle bugün üzerinde Fatih Külliyesi ve Camisi’nin bulunduğu alanda inşa edilen Havariler Kilisesi’ne 13 tabut yerleştirildi. Tabutlardan 12’sine Hz. İsa’nın havarilerinin mezarlarından kemiklerinin getirilmesi planlandı
Yazan: admin on Haziran 30th, 2010
her işi yapabilir biri demek değildir.” diyen Laçiner, terör bölgesinde görev yapan subay, astsubay ve uzman erbaşların 2 yıl sonra tam kıvamına gelmişken alakasız yerlere tayin edildiğine dikkat çekiyor.
Doç. Dr. Sedat Laçiner, “Dağda terörist kovalarken birden bire kendisini Ankara’da fotokopi çeker halde bulan pek çok kişi biliyorum.” diyerek çok ilginç bir noktaya dikkat çekiyor…
Yazılarını da çok yakından takip ettiğim uluslararası ilişkiler, uluslararası güvenlik ve Türk dış politika uzmanı Doç. Dr. Sedat Laçiner’i aradım. Kendisine gündeme dair her şeyi sordum.
[Abdullah Öcalan'ın PKK üzerindeki etkinliğinin nasıl kırılması gerektiğini anlatan Sedat Laçiner'le yaptığımız röportajın dün yayınlanan birinci bölümünü okumak için tıklayınız]
-Devlet Bakanı Hayati Yazıcı teröre karşı alınacak önlemleri sıralarken “Sınır taşımayı da konuşalım” dedi. Sınır güvenliği ve sınırın yerinin bazı bölgelerde kaydırılması konusunda siz ne düşünüyorsunuz. Bu bir çözüm olabilir mi?
Türkiye’nin Irak ve İran sınırları oldukça zorlu coğrafyalardan geçiyor. Özellikle Irak sınırı doğal değil, kimi yerlerde 2-3bin metreden geçiyor. Bu da savunmayı zorlaştırıyor. Bu durumda ya savunmayı dağın bu tarafında kuracaksınız, ya da diğer tarafta. Sınır değişikliği yapılabilirse elbette daha iyi korunabilir. Bir tür takas olabilir. Ancak şu anki ortam bu tarz düzenlemelere çok da uygun durmuyor. Eğer sınırı iki tarafı da mutlu edecek tarzda düzenleyebilirseniz neden olmasın, ancak bu göründüğünden daha zor bir iştir. Ayrıca sadece sınır değişikliği ile sınırlarınızı daha güvenli hale getiremezsiniz. Önemli olan sınırın her iki tarafında da güvenlik ve huzurun olmasıdır. Örneğin Fransa ile Belçika arasında doğru düzgün sınır bile yoktur. Aynı şekilde silahlar yığılı iken güvenli olmayan Suriye sınırımız bugün büyük oranda güvenlidir. Demek ki sınırları sadece silahlar korumuyor. Karşı tarafta dostlar bulabilirseniz, birlikte bir hayat geliştirebilirseniz sınırınız da güvende oluyor.
ÜÇ TEMEL ÖNLEM
Yazan: admin on Haziran 30th, 2010
Ben de bildiğiniz gibi hükümet yandaşı, iktidar yalakası, dönek, liboş ve de vatan haini olduğum için adamın söylediklerini buraya aktarayım dedim” diyerek söz konusu medya mensuplarının görmediği demeci yayınlayan Engin Ardıç, yazıya her zamanki hicivli üslubu ile bir giriş yaptı:
Bakalım neler demiş, CNRS kuruluşu araştırma müdürü Jean-
François Bayart? (Yok efendim, Celal Bayar’ın akrabası değil, korkmayınız.)
Diyor ki, “İsrail-Türkiye ilişkilerinin bozulmasında yeni bir eşik aşılmıştır. Fakat Erdoğan İsrail devletini değil, İsrail’de iktidarda bulunan koalisyon hükümetini suçluyor. Bunun, bir Ahmedinejad’ın kışkırtmalarıyla hiçbir ilgisi yok! İsrail ordusunun dokuz Türk’ü öldürmüş olduğunu da unutmayalım. Ankara’nın İsrail’le askeri işbirliğini nasıl sürdürebileceğini görmek zor, bu ülkenin PKK’yı gizlice desteklediği kuşkuları varken… Kudüs ve Arap-İslam dünyası arasında arabuluculuk girişimlerini sürdürmesi de zor… Bu olayda kaybeden taraf İsrail oldu. Bölgedeki tek dostunu kendinden uzaklaştırdı. Bu dost şimdi Tahran, Şam ve Iraklı Kürtler’le ilişkilerini düzeltme yolunda…
Türk diplomasisi ‘Yeni Osmanlı’ değildir. Bölgesel bir ‘ulus-devletler’ sistemiyle uyumludur, yeniden kurulacak bir imparatorluk sistemi peşinde koşmuyor. Doksanlı yıllarda Yugoslav iç savaşında takındığı tavır bunu kanıtladı. Türkiye bölgesel bir güçtür. Fakat Ermenistan’la barışma çabaları, mali kriz içinde bulunan Yunanistan’a verdiği destek, Türkiye’nin dış politikasındaki ‘Müslüman’ boyutunun ikinci derecede geldiğini gösteriyor. Türkiye, İran’la nükleer takas anlaşmasında gösterdiği gayret ve Afrikalı ve Latin Amerikalı yöneticilerin bu ülkeyi ziyaretleriyle bir ‘global güç’ olmak istediğini kanıtladı. Bu proje, Avrupa Birliği’ne girme çabasının yerine geçiyor değildir. Kaldı ki bu giriş eski cazibesini de kaybetmiş durumdadır. AB, yetmiş milyon Türk’ü küçümseyerek ciddi bir risk aldı: Yükselmekte olan ülkeleri yeni bir bağlantısızlık ya da bir Putin veya bir Ahmedinejad tarzı milliyetçiliğe itme riskini…
İş henüz oraya varmış değil. Ama Sarkozy’nin politikasının da sonu yok. Fransa’nın hatası, Türkiye’nin AB içinde ‘Amerika’nın Truva atı’ olacağından korkması oldu. Ama NATO şemsiyesi altında bile bu ülke hiçbir zaman köpek olmamıştı! 2003 yılında Irak savaşına katılmayı reddetmemiş miydi? Türkiye çok
Son Yorumlar